Bilmek demiştim. Yaşamalardan Geçerdi.
Susuyorduk, gene susacaktık Dağ hangi boşluğumuzu dolduruyor, Susmak bizi nereden eksiltip Nereye biriktiriyor Ve bu sis hangi çıplaklığımızı örtüyor, Hiç bilemeyecektik... Belki de bilmek için erkendi. Oysa bilmeler yaşamalardan geçerdi. Ve biz önce yaşayacaktık... Susmak ile yalnızlık arasında öyle derin bir ilişki vardır ki. Susmaya başladığımız an yalnızlaşıyoruz. Bu yalnızlık çoğu zaman da etrafımız kalabalık iken gerçekleşiyor. Kalabalık dediğime bakmayın. Kuru bir kalabalıktır bu. Ve yalnızlığımız içimize hapsedilmiş bir yalnızlıktır. Bizi susturan da bu yalnızlıktır. Bu yalnızlığın sebebine gelecek olursak, öyle ücra bir kırıklıktır ki... Kendimizle dahi konuşamıyoruz. Ve susuyoruz... Bu susmak sisli bir dağ zirvesi gibi, haykırsak sesimizin ulaşacağı yer olmadığı gibi sesimizi duyanlar bu sesin nerden geleceğini bilemeyecek... Bir haykırıştır ama içimizde, bir susuyoruz etrafımız duyamayacağından ve yalnızlığa...