Kayıtlar

İlk Karşılaşma

Resim
İlk karşılaşmaydı; yollar iki sokağın kavşağında kesişiyordu. Adamın gönlünden sevmek geliyordu. Birini sevmeliydi. Sokağın aşağı tarafından bir kadın beliriyordu. Yolları orada kesişecekti. İlk karşılaşma adam sokağın başında öylece bekliyor. Kadın yoluna devam ediyor. Ve gözden kayboluyor. İkinci gün doğuyor. Adam yine aynı yerde bekliyor. Kadın gelip geçiyor adamı fark edemiyor. Günler geçiyor adam her gün o saatte orda bekliyor. Kadın bişeylerin farkına varıyor. Ama yine umursamıyor. Aradan bir ay geçmişti. Adam hala bekliyor. Kadın umursamadığı adama karşı biraz bakmaya başlıyor. Adam emek veriyordu. Öylece bekleyerek, yerinde durarak... Kadın bunu yeni anlamaya başlamıştı.  Günün akşamı kadın eve gelirken, adam  kafasında iyice yer edinmişti. Hatta uyurken rüyasına da dahil olmuştu. Ertesi sabah kadın heyacanla kalkıyordu. Bu sefer kadın adamı görmek istiyordu. Evden aynı saatte çıkıp sokağın başına varıyordu. Adam yerinde yoktu. Tamda her şey olacağına varırken... K...

Pusulasız ve Bitkince

Resim
G ülümsemelerin kurmaca olduğu kurmaca dünyanın sahte mutluluklarını, kaç mevsim baharıyla gizleyebiliriz? Alışık olduğumuz yüz hatlarımızdaki buruk ifadeyi hangi anlamsız tebessümlerle saklayabiliriz?  Ömür bindirdiğimiz gemilerin o limandan ayrılışına katlanırken; kaç kelimeyle anlatabiliriz ki sessiz bakışlarımızı... Hayata anlam mı katıyoruz. Yoksa hayatımızdan daha kaç yılı çıkarıyoruz, bilmiyoruz. Belki de zaman çizgisinin sonuna hızlı adımlarla koşarken; yitirdiğimiz bir kaç güzelliğin de aldatıcı olduğuna ikna olacağız... Mutluluklarımızı nerde ve ne zaman  kaybettik? Sahi çocukken gözlerimizi yumduğumuzda sahip olduğumuz düşlere  ne oldu? Bizi böyle  eksiltmeye başlayan neden neydi? Mutluluklarımızı hangi gecenin kabusana kurban ettik? Bu sorular bir tarafa dursun. Bizi kurmaca gülümsemelere iten asıl neden neydi? Sahte mutlulukların kahramanı olmaktan öteye vardığımız başka bir mutluluk var mıydı?   Yüzlerimize çizdiğimiz gülümsemelerin ve ...

Dünya ve İnsan

Resim
Bir süreden sonra anlayabildiysek, ya dünya bize fazla geliyor ya da biz dünyaya fazla geliyoruz. Ve biliyoruz ki her ikisi de aynı yola çıkıyor. Ve geriye yarım kalan bir tarafımız kalıyor. Ama dünya fazla geliyorsa; suçu dünyada aramamak gerekir belki. Belki de suç insan denilen dünyalılar da... İnsanı daha önce şu cümlelerle tanımlamıştım: "İnsan; Hevesleriyle kötülükler işleyen zalim insan Ölmeyecek hırsıyla güç elde etmeye çalışan insan Yeryüzünü yıkıp sonunu getiren insan Bencilce herşeye sahip olmak isteyen insan..."  insan böyleyken dünyanın bize fazla gelmesi ya da bizim dünyaya fazla gelmemizin pekte önemi kalmıyor. Kavramsal olarak pekte iyi tanımını yapamadığımız insan türünün birer ferdleri olmakta ayrı bir sorun! Çünkü insanın hırslarını; soğuk savaşlardan sıcak savaşlarına akın ediyor. Umutsuzluğun bekçiliğini üstlenirken, sonsuz çıkar ilişkileriyle sayısız katliamın sorumlusudur. Ve riyakarlığın abidesidir insan. Yalancı, dolanbaz, sevgi yok...

Elma kokusunu sever misiniz?

Resim
Elma kokusunu sever misiniz? Ya da şöyle sorayım... Hiç elma yerken boğazınızda bir yanma hissettiniz mi? Hayır mı? O halde size bir olay anlatayım. Bundan tam 37 yıl önce 16 Mart 1988 sabahı... Elma kokusuyla uyandı HALEPÇELİLER...  Sevinçle mutfağa yöneldiler önce... Kokunun mutfaktan gelmediğini anlayınca camlarını açtılar... Baktılar ki koku dışarıdan daha çok çok hissediliyor. Hemen dışarıya akın ettiler merak ve heyacanla... Çıktıklarında gördüler ki herkes aynı merak ve heyacanla dışarıya çıkmış... Hızlı hızlı yürümeye başladılar; kokunun kaynağını aramaya başladılar. Gittikçe şiddetlendi elma kokusu... Ama bir yandan da derinlerinde bir yanma hissetlier sanki... Aldırmadılar ve yürümeye devam ettiler. Bu sefer daha hızlı koşmaya başladı bir çoğu... Koku daha da şiddetlendi. Koşuyorlardı; ama yanıyorlardı da... Yanma artarken derileri morarmaya ve büzülmeye başladığını gördüler korkuyla... Bir an önce suya ulaşmalılardı...  Kendilerini can havliyle suya attık...

Güvenmek!

Resim
Güven duygusu normal olanıdır. Güvensizlik ise saplantılar sonucu oluşur. Bir kere insan bir olumsuzlukla karşılaşmaya başladı mı , tutarlı gördüğü gerçeklerine ilk defa tereddüt ile yaklaşmaya başlar. Olumsuzluklar tekrar devam ederse olay inançsal zedelemelere kadar varır. Ve kendimizce sorular sormaya başlarız. Acaba nerde yanlış yaptım? Acaba hata bende mi? Niye böyle oldu? Tüm bu sorgulamalara rağmen yine mahsum davranırız. Ve bütün yükü etrafımızdakilerin üzerine yıkarız. En çokta suç karşımızdaki olandadır. Eğer bir inancın varlığı yoksa; güvenemiyorsak, tereddütler yaşayacaksak hangi gönül hoşluğuna aşk diyebiliriz. Ve bu uğurda hangi kavgadan, mücadaleden bahsetmek mümkün olur! Hem insan inanmadığı bir yolu seçebilir mi? Hani inanç tüm kavgaların güzelliğiydi? Bu kavganın güzelliği olmayacaksa hangi aşktan bahsedilebilir. Şimdi eskilere küçük bir yolculuk yapalım. İnancınızın kırıldığı ilk anları birer birer hatırlayın! İçinizde eskilerden kalan o sızıdan hafif dokunaklı...

Bilmek demiştim. Yaşamalardan Geçerdi.

Resim
Susuyorduk, gene susacaktık  Dağ hangi boşluğumuzu dolduruyor,  Susmak bizi nereden eksiltip  Nereye biriktiriyor  Ve bu sis hangi çıplaklığımızı örtüyor,   Hiç bilemeyecektik...   Belki de bilmek için erkendi.  Oysa bilmeler yaşamalardan geçerdi.  Ve biz önce yaşayacaktık... Susmak ile yalnızlık arasında öyle derin bir ilişki vardır ki. Susmaya başladığımız an yalnızlaşıyoruz. Bu yalnızlık çoğu zaman da etrafımız kalabalık iken gerçekleşiyor. Kalabalık dediğime bakmayın. Kuru bir kalabalıktır bu. Ve yalnızlığımız içimize hapsedilmiş bir yalnızlıktır. Bizi susturan da bu yalnızlıktır. Bu yalnızlığın sebebine gelecek olursak, öyle ücra bir kırıklıktır ki... Kendimizle dahi konuşamıyoruz. Ve susuyoruz... Bu susmak sisli bir dağ zirvesi gibi, haykırsak sesimizin ulaşacağı yer olmadığı gibi sesimizi duyanlar bu sesin  nerden geleceğini bilemeyecek... Bir haykırıştır ama içimizde, bir susuyoruz etrafımız duyamayacağından ve yalnızlığa...

Anlatamadıklarımız..

Resim
Gökyüzü çoktan ışıklarını saldı Ay geceye misafir gibi Gökyüzünden bir haber, Karanlık çok karanlık Hislerim, kalbim farklı durmuyor Geceden; Durup öylece dalmışım... Neden kelimeler onlara en ihtiyacımız olduğu zamanlarda boğazımıza düğümlenir Ve yazdığım misralar... Neden anlatmak istediğimden uzakta Çok uzakta Bana bile yabancı (şiir: heft reng) Çoğu zaman anlatmaktan öteye, anlatamadığımızı ancak anlatabiliyoruz. Bunun nasıl bişey olduğunu biliyoruz. Az çok hepimizin başına gelen durumdur. Güvendiğimiz kelimelerin bizi yüz üstü bıraktığı anlar, dilimizin döndüğü her kelimenin içinde bulunduğumuz anı anlatmaması, anlatmak istediklerimize karşılık bulamamak, dokunduğumuz her cümlenin bizi farklı bir konuya sürüklemesi, Anlatamadıklarımız böylece yabancılaşıyor bize, bunun için anlatamadığımızı ancak anlamlandırıyoruz. Tabi bunun içinde karşımızdakinin sezgisel olarak ne demek isteyeceğimizi anlaması gerekir. Yoksa tüm çabalarımız bir anda boşa gider. Ya...